Lal Batman
Sanatçı · İstanbul
Anıların, hayallerin ve kimliğin iç içe geçtiği, tamamen kendine ait bir dünya. Dört soruda Lal’in evrenine kısa bir bakış.
“Bir yere ait olma zorunluluğunu geride bıraktığımda kimliğim daha özgür, daha geniş ve daha üretken bir hâl alıyor.”
Kendi dünyaları, üretimleri ve bakış açılarıyla kültüre yön veren kadınları her ay konuk ettiğimiz SÉLONE serisinin ilk bölümüyle karşındayız.
Lal, kendini sürekli yeni deneyimlere ittiğini ve bu yolda kendinin yeni hâllerini keşfettiğini anlatıyor. İşlerinde de aynı özgürlük var. Onun dünyasında kimlik hiçbir zaman sabit değil; eğilip bükülebiliyor, sahneye taşınabiliyor, abartılabiliyor, yıkılıp yeniden kurulabiliyor. Identities serisinde kendi yüzünü bile bir malzeme gibi kullanıp dönüştürüyor; bu da bugün sosyal medyada ve görsel kültürde kendimize kurduğumuz farklı kimlikleri akla getiriyor.
Dünyası düz bir çizgide ilerlemiyor; bilerek katman katman kurulmuş. Antik göndermeler bugünün sembolleriyle yan yana duruyor, tarihî zarafet günümüzün yapay parıltısıyla buluşuyor, anılar ise nesnelere, dokulara ve imgelere dönüşüyor. Bu özgürlükte güçlü bir şey var: Tek bir karaktere, tek bir dile, hatta kendimizin tek bir hâline mecbur olmadığımızı hatırlatıyor.
Belki de insan, kendini yaratmayı hayatı boyunca öğrenir.
1. Biri Lal’in dünyasına ilk kez adım attığında önce neyi fark etmesini, sonra ne hissetmesini istersin?
Önce görsel dilin kurduğu dünyayı ve o dünyanın katmanlarını fark etmelerini isterim. İşlerimin tek bir hikâyeye sıkıştırılmaması, herkesin kendince yorumlayabileceği bir alan açması benim için çok önemli.
Hafızanın, kimliğin, zamanın ve kültürlerin karşılaşmasından doğan zıtlıkların her izleyicide, onun kendi deneyimiyle yeni bir anlam kazanmasını istiyorum. En çok da eserle izleyici arasında kişisel ve duygusal bir bağ kurulmasını önemsiyorum.
2. İstanbul ve Kaliforniya senin hangi farklı yanlarını ortaya çıkarıyor? Bir yere ait olduğunda mı, yoksa iki dünya arasında kaldığında mı kendini daha özgür hissediyorsun?
İstanbul benim için hafızanın ve katmanların şehri. Beni tarihle, kültürle ve sezgilerimle tekrar tekrar buluşturuyor. Kaliforniya ise daha ucu açık bir yer; orada daha açık ve daha akışkan biri oluyorum. Ama bir sanatçı olarak kendimi en özgür hissettiğim an, üretebildiğim her an. Farklı coğrafyalarda ve kültürlerde kendime yer açabilmek bana müthiş bir özgürlük veriyor. Bir yere ait olma zorunluluğunu geride bıraktığımda kimliğim daha özgür, daha geniş ve daha üretken bir hâl alıyor.
3. Bugün üzerindeki SÉLONE kombininde sana en çok benzeyen detay hangisi? Bu kombin sana nasıl hissettirdi?
SÉLONE, genç bir kadın girişimcinin vizyonuyla doğmuş, zarif bir marka. Sınırları zorlayan, deneysel siluetleri günlük hayatın doğal bir parçası hâline getiriyor. İddialı parçaları sıradanlığa meydan okurken kendine has estetiğini, gündelik hayatta rahatça giyilebilecek bir anlayışla birleştiriyor.
Tasarımlardaki cesur ama dengeli duruş, kendi sanat pratiğim ve disiplinimle örtüşüyor. Bu yüzden SÉLONE giydiğimde kendimi cesur, rahat ve özgür hissediyorum.
4. Senin için bu ayın kadını kim, neden?
Benim için bu ayın kadını Mina Malaz. The Met’teki Orientalism: Between Fact and Fantasy sergisi için yaptığı kapsamlı araştırmayla Osmanlı tarihine ve Oryantalizm algısına bir Türk akademisyenin gözünden bakmamızı sağladı, gelecekteki çalışmalar için de sağlam bir zemin hazırladı. Bu kadar köklü ve dünyanın her yerinde tartışılan bir konunun tam merkezine Türk akademik bakışını yerleştirmek ve uluslararası sanat tarihine kalıcı bir katkı sunmak olağanüstü bir başarı; benim için de büyük bir ilham kaynağı. Kadın bir araştırmacı olarak ortaya koyduğu tutku ve bıraktığı kalıcı iz, onu bu ayın en özel ismi yapıyor.